UzunHikâye Öykü, inceleme, eleştiri



Öykülerimiz

Negri

19 Ağu 2014

Bohemyalı bir anarşistin dediğidir:
"Nerde çokluk, orda bokluk."

Kategori:

Sihir

21 Haz 2014

Kimi gün okul çıkışı çarşıya uğruyorum. Küçük meydanın etrafına dizilmiş dar dükkanlar. Basmacısı, fotoğrafçısı, terzisi, giyim eşyası satanları ve bir sürü kafesleri, içlerindeki rengarenk, çeşit çeşit ötüşlü kuşlarıyla, Şayip abinin dükkanı. En çok da o. Çantamı, üzeri naylon muhafazalı, subayların, polislerin giydiklerine benzer şapkamı pencerenin kenarına koyuyorum. Büyükçe bir kafeste güvercinler, muhabbet kuşları, rengârenk, adını bilmediğim, çeşit çeşit kuşlar. Sakalar tahta, tel, zarif kafeslerin içerisinde, her yana sekip duruyorlar. Kuş, sanki kafesin her yerinde. Dalıp gidiyorum. Neden durmaz ki, dursa ya durduğu yerde. Nedir bu hayvanın ayaklarını bastığı yerle derdi? Çokluktan çıksa, yeri olsa, cisimleşse. Baksam. Görsem gözündeki sarılığı, kanadının altındaki boz hareyi, kuyruğunun teleklerini, boynundaki zarif halkayı.

Dükkanın önünde demirci Kara Ali ile oturuyor Şuayip abi. Kara Ali’nin çay bardağını tutan, çayı karıştıran elleri kapkara. Yüzü esmer.

Kategori:

Mehmed

06 Haz 2014

Kuşlar ki olur tuyûr, olur mürgân
Even may be birds, el âmân
(Tıvîtî)

Rahmetli validemin evindeydim, özlemişim de, lakin bir eksiklik var idi.

Vaktiyle ninemin eteğinde dolandığım, beni keyifli keyifli “uslu dur Mehmed” diye azarladığı mutfağa girdim. Kap kacak ocakla pencere arasındaki raflarda aynı düzeniyle diziliydi amma tozlanmıştı; gümüşî, pek sevdiğim semaver de paslanmış gövdesiyle duruyordu köşede. Pederimin bana elifbayı öğrettiği odayı; evin diğer cenahına düşen, kâh değnekle kâh sahici bir bıçakla küffar üstüne hücum edip nice kereler İslam’ı muzaffer eylediğim küçük odayı, tekrar mutfağı hızla dolaştım.
Bir eksiklik var idi. Evet, üşüyordum. Cumbaya çıktım.

Evin önünde, vaktiyle dedemin elleriyle diktiği, şimdi üryan ağaçlardan gayrı dümdüz toprak, bulutların arasından firar eden birkaç ışık huzmesiyle alacalanmış, ufuktaki toz yığınına dek uzanıyordu.

Kategori:

Kumpir

24 May 2014

Asankya’nın en düşkünü olduğu kumpir. Kumpir oldu mu o her zaman mutlu, o her vakit tok kalkar sofradan. Günde beş öğün yese sesi çıkmaz. Denilene göre, her sene Aciloto Burunçe’deki tarlayı, Gamişa Padina’daki evleğin yarısını eker de, hala söylenir dururmuş, Yetecek mi bu kumpir Ayşana, kalmayalım kışın kapısında aç sefil, deyerek.

Kumpirin iyisini, lezzetlisini biliyor, hem de iyi biliyor ha! Köyde kimin, hangi tarlasında ektiğini, ayın hanginde, belki hangi günde, kumpirin lezzetinin en doruğa eriştiğini de... Asankya bu!

Çok düşkündür keyfine. Ekâbirdir. Köy bilir. O gün de böyle, mutfakta. Uzatmış ayaklarının tabanlarını ocağa doğru. Yaslamış enseyi derince bir yasğa. Ocakta odunlar yanar, meşe odunlarından kıvılcımlar sıçrar çıt çıt. Odunların kenarında bir öbekcik kül kor karışımı. Bu öbecikler sen ben olsa, kuru küldür sadece. Ama Asankya bu; o hiç herkes gibi bakar, herkes gibi düşünür mü? Aklına gelivermiş hemen kumpirler. Sıcacık külün altına gömse...

Kategori:

Ölüm Haberi

27 Nis 2014

Öldü! Olay bu kadar aslında! Daha fazla bir şey söylemek ya da yazmak gelmiyor içimden. O da kendisi ile ilgili fazla bir şey yazılsın istemezdi herhalde. Bilmiyorum. Öldü. Ölümü ile ilgili de iş bana düştü.
Dostları öldüğünü benden öğrenecekler. Sanırım birkaç ay içinden hepsinin haberi olur. Sosyal medyada “nur içinde yat güzel insan” yazıp bir de resmini koysam daha mı kolay olur? Bir insanın öldüğünü cümle âleme nasıl anlatırım? Sanırım bunu duyuran ben olmayacağım. Öğrensinler nasıl öğreneceklerse bana ne ki? Madem arkadaşları, herhalde bir yolunu bulurlar öğrenmek için. Hoş, rahmetliye sorsan o da söylensin istemezdi belki. Biraz huysuzdu. Huysuz kelimesi tam olmadı, uyuz desem olur cins desem de. Öyle biri işte! Neden mutlu olur, neye sinirlenir anlamadım hiç. Birisinin “günaydın” dememesi yüzünden dünya savaşı çıkarabilir, üzerine gelip bir işe gülüp geçebilirdi. Neyse artık anlamaya gerek kalmadı. Öldü gitti.
Sanatçıydı ilk başta. Fotoğraf merakı vardı.

Kategori:

Sabah

15 Nis 2014

Sabah ezanına uyanırım. Ezana ince bir köpek uluması karışır. Biter. Uzunca bir sessizlik. Ardından uzun uzun öten horoz. Ortalık ağarmak üzeredir. Tuvalete inerim. Merdivenin tahtaları inilder. Her basamakta farklı. Sabah serinliği. Yatarım yeniden. Bir vakit sonra, dalar gibi olduğum, uyku ile uyanıklık arasına martı çığlıkları dökülür. Dere tarafından. Kesilir sonra. Her sabah aynı vakitlerde. Başlar ve biter. Bir çığlık, bir çığırtı.

Pencerelere hafif bir aydınlık düşer. Zamanla çoğalır. Duvarlarda gölgeler, askıdaki elbiselerin karaltıları, masa üzerindeki sürahi, bardak. Işık an an, karanlık köşelere yürür.

Kalksan pencereye gitsen. Perdeyi aralasan. Komşu evin kiremitli çatısı, bacadan yükselen soba dumanı. Boş sokak arası. Dere, kıyıda sazlıklar. Üzerinde tahta köprü. Tahta köprüde keçiyi sağmış, elinde bakraçla bir kadın mı olur? Yoksa katıra semeri vurmuş, alttaki paldımını bağlayan yüzü uykulu bir adam mı? Hiçbir şey yoksa, sakin sakin akan dere vardır.

Kategori:

Aaah be Asan ağbi

05 Nis 2014

Ağbi yeğenin geldi geçen. Döküntü bir renoyla. Atmış arkaya bir sürü şişe şarap. Gel dedi, yılan balığı tutalım Eğridere’de dedi.

Yorgundum. Ektiydim o gün bir dolu tarla soğan. Zaman kalmadıydı ne Saif Faik’e ne de Edgü Ferit’e. Yorgundum.

Ama hatırı vardı arada şarabın ve balığın yılan olanının.

Atladık arabaya.

Geçtik kıvrılarak burunlardan aşan yoldan. Vardık o eğri dereye.

Yüz yıllardır dereyle hasbıhal çınarlar oradaydı. Tesbih çiçeği kokusu, kıyıdaki taşlar, taşların altında kırkayak, solucanlar, ishal olmuş arılar, boş kovanlar ve dere ve de biz.

Ben mantarıyla uğraşırken kızıl sultanın, yeğenin ucundaydı oltanın, kardeşi solucanla.

Sonrası çalık, kum, kızıl tat. Tesbihçiçeği kokusu, dere akışı, kuş demesi. Şarap saragossa derini. İçtik yeğenin le ben. Mantar şahit.

Sonra senden dedi o. Amcamdı dedi. Yapmayacağdı böyle dedi. Ama olmaz ki böyle dedi. Dedi de dedi.

Aaah be Asan Ağbi. Haksız da değil hani. Sırası mıydı? Zaman mıydı ölecek?

Kategori:

Marquez için…

Bana ait olmayan bir şey yanımda. Suskun, konuşmuyor. Kanepede, bir uzanımlık yolda. Yan yanayız. Omuz omuza olabilseydik keşke. Yada diz dize. Henüz tanışmadık. Geldiğinden beri konuşmuyor. İlk adımı bende bekliyor herhalde. Tanışmamızı sürekli erteliyorum. Zamanını bekliyorum. Başka şeyler yapıyorum. Alakasız şeyler…

Ödemişler yol ücretini; peşin peşin, uça uça, bir günde gelmiş. Renkli bir plastiğe koymuşlar; ışıksız, havasız, susuz, katıksız… Bir şeylere sarılsaymış; bu kadar üşümezmiş. Yolculuk öncesi sarılıp, yatılsaymış; misler gibi kokarmış. Üzerinde hep el izi varmış. Birde göz izi. Başka da bir iz tanımazmış.

Aman! Neyse, çok unutkanım bu aralar. Eskidende böyleydim gerçi. Gece yarısını geçeli çok oldu. Sanki zihnim kendi kendini resetledi. Bilerek unutturuyor her şeyi. Üzülmeyim diye. Umut etmeyim diye. Sevip de bağlanmayım diye. İlginç bir şeyler yaşamıyorum belki de.

Kategori:

düğüm

02 Nis 2014

1

geçen gece. kapı çaldı.

bir döşeğe uzanmışım. üzerinde buldan işi bir örtü vardı. bir kuzine vardı odanın içinde, sadece odunla yanan. odun beni ancak akyaka` da ısıtırdı. bir kadın sesi bana kapıyı aç dedi. sese inanmak istemedim. durdum, düşündüm. gece saatin biri. ve odun yanarken ışığını dansetsin diye tavana yolluyor. kapı bir daha çaldı. kızımı arıyorum, aç dedi.

kapının gözünden bakamadım. gözü yoktu. kulağımı kapıya verdim. endişeyi duydum. ışığı açtım, kapıyı açtım. kadın içeri girdi. döşeğe oturdu. ellerini kuzineye yakınlaştırdı. üşüyorum, kızımı bul dedi. bu saatte mi. bu saatte.

dışarıya çıktım. en yakın mezarlığı düşündüm. ilk önce. viyana`da ottakring`de bir nazi`den miras kalma bir evde oturuyordum ben. ama velsden 20 kilometre uzaklıkta bir köydeydim. sadece 3 4 evin bir arada oldugu bir tepenin yamacındaydım . bu kadar evin eski ölüleri nerede yatar?

tepeyi tırmanmaya başladım. kaz ve tavuk kümesinin yanından geçtim. geceyi soğuk kapmıştı.

Kategori:

Fayanssulayan*

01 Nis 2014

Adam yalnız yaşıyordu ve güvercin besliyordu.

ı.

Kadına rahat bir nefes almamı sağlayacak bir İngiliz anahtarı olup olmadığını sormuştum sadece. Kendime güvenimi böylesine yitireceğimi bilseydim ve ardından bir daha asla eskisi gibi toparlayamayacağım zorlu günlerin geleceğini tahmin edebilseydim böyle bir şeye kalkışmazdım. Diğer taraftan, elimde yapacak başka bir şey de yoktu, yolun sonuna gelmiştim. Bahçedeki otları, saksı çiçeklerini bile denemiştim, ağaçları ve çeşitli uyku malzemelerini. Denediğim her şeyi ayrı ayrı tasnif etmiş, yarattıkları etkinin gücüne göre güvenli yerlere saklamıştım her birini. Olur ya, bir gün içlerinden biri geç de olsa olumlu bir sonuç verirse dönüp hepsini tekrar deneyebilirdim. Tabi ki her denemem başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Umudumu yitirmeme ramak kala ona rastlamıştım. Yanına usulca sokuldum.

Kategori:

Vada

24 Mar 2014

İki kadın tarlanın kenarında haşlama ayıklıyorlar. Seledeki soğan fidelerine tek tek bakıp, içlerinden zayıf, ince, yaralı olanlarını atıyorlar. Isıtan güneşe dönmüşler kara feraceli sırtlarını. Gökyüzü bulutsuz. Güneş ısıtmıyor.

Yeni sürülmüş tarlada çalışan adamın saçları kırlaşmış. Ayağı hafif aksıyor. Tırmıkla, uzun uzun toprağı düzledi. Soğan ekilecek yerleri setlerle ocaklara böldü. Ara sıra tarlanın başına geçip, boydan boya uzanan ocaklara baktı. Düzgün olduklarından emin olunca başka birini yapmaya koyuldu. Tüm tarlayı bölünce tırmığı bıraktı. Çapayı alıp, yan komşu tarla ile aradaki vadayı[1] açmaya başladı.

Uzun susuşların ardından yaşlı kadın; Her sene benim tarla en sona kalıyor, dedi. Sesinde ince bir sitem. Bir sene de önce ekseniz ya? Kızı bir şey diyecek gibi oldu. Sustu.

Adam özene uğraşa vadayı açtı. Defalarca iki ucuna geçip, düzgünlüğüne, kıvrımsız uzanışına baktı. Çapayı bıraktı. Terlemişti. Biraz su içti.

Kategori:

Sınıf

23 Mar 2014

(-Unutma! Felek, çember, parende…)

Dalmışım… Ne zaman kapandığını kestiremediğim göz kapaklarım açıldı önce. Sonra sızım sızım sızlayan vücudum doğruldu oturduğum yerden. Omuzları düşmüş, göz kapakları demincek açılmış olan ben, simsiyah alacalı kirliliğiyle karatahtayla karşılaştım ilkin.

Bir sınıfın içindeydim. Yeni yeni kendime gelmeye başlamıştım ki uyuşmuş zihnim şu soruları sorabildi nihayetinde: Buraya nasıl geldim? Kim getirdi beni buraya? Daha da önemlisi burada ne işim var?

Olan biteni anlamada aceleci değildim. Her şey bir şaka, bir düş olabilirdi pekala. Yada…

Sıramdan doğrulup etrafıma bakındım. İlginç bir yer olduğu söylenemezdi. Sınıf: geniş, oldukça yüksek, her yer dört duvar. Dışa bakan duvar da belime kadar ahşap doğramalı soğuk pencereler (boyumun ilkokul çocuğu kadar küçülmesi de cabası), önümdeki karatahta iki ucundaki kapı ve dolapla birlikte bütün duvarı kaplamakta.

Kategori:

Tanışma

09 Mar 2014

Seni gördü. Çünkü o saatte hâlâ ayaktaydın. Sana uyumanı söylemiştim! Sana odandan çıkmaman gerektiğini...

Koridorda dikilmiş dikkatle bize bakıyordun. Başta herkes sessizdi, ev bir akvaryum kadar sessiz. Fakat yağmur. Yağmur camları ısrarlı bir yabancı gibi ara vermeksizin tıklatıyordu.

Sana baktım ve ağladığını hemen anladım: Gözlerin şişmiş, sümüğün burun deliklerinden ağzına kadar uzamıştı. Gök gürültüsünden korkarsın. Seni telaşla kucaklamam, ilgiyle avutmam gerekirdi elbette. Aramızda birkaç adımlık mesafe kalmıştı.

Yine de sana daha fazla yaklaşamıyordum bir türlü. Başıma kalmışlığın, peşimden ayrılmayışın ve bu ağlak surat sinirime dokunuyor, beni engelliyordu. Üstelik büyüdükçe babana daha çok benziyordun. Onu bana bunca hatırlatırken seni nasıl sevebilirim?

Bana yaklaşamıyordun bir türlü, çünkü eve yanımda, yüzünü daha önce hiç görmediğin bir erkekle çıkagelmiştim, ondan çekiniyordun. Seni gösterdi: “Bu kim?” Bana seslendin: “Anne!” Seni duydu.

Kategori:

Kuyu

09 Mar 2014

Bir gün avludaki kuyunun her zaman kapalı, hep sürgülü kapağını açık bulduyduk. Ah! O ne sevinmeydi.

Hemen karşıdaki boş arsadan ceplerimizi, koynumuzu taşla doldurduyduk. Sıska, çelimsiz, rüzgâr esse sürüyecek olan ben, taşların şişirdiği gömleğimle, iri, şişman, göbekliydim. Zorlukla yürüyordum. Güçlükle her adım atışımda, birbirine çarpan taşların tok sesleri kalıyordu ardımda.

Kuyunun başına vardık.

Dibindeki durgun, ayna gibi suya, saçları üç numara tıraşlı kafalarımızın akisleri düştü. Birbirimizin suratleriyle alay edip, eğlendik. Biri küstü, birimizin incecik kahkahası yankılandı duvarlarda.

Koynumdan bir taş çıkardım. İleri uzattım elimi. Bırakıverdim. Düştü, düştü, düştü... Dalgalandı kuyudaki ben. Küçükten büyüğe koşturan dalgacıkların sırtında, yan duvarlara sıvanıp, yosunlu taşların ışıksız aralıklarında kayboldum.

Hoşumuza gitmişti kendimizi böyle dalgacıklara bölüp, duvarlara, boşluklara dağıtıp saklamak. O zaman, Hadi, bir daha yapalım!

Kategori:

Neriman

04 Mar 2014

Neriman

Yeni bir öykü yazmak için oturdum masaya, bu seferki farklı bir tür olacak. Kolay diyorum içimden, bu iş kolay. Tereyağından kıl çeker gibi. Bütün mesele pusuyu iyi kurmak. Köşede karanlıkta beklerim adamı, o dakka indiririm yere onu. Utanıyorum kendimden neler düşünüyorum ben böyle diye. Hâlbuki komşumuzun kızı değil mi o, hani bir zamanlar birde hep abla derdim ben ona. Ne bileyim bu türde yazmak kolay gibi geliyor bana. Uydururuz bir şeyler işte, zaten öykü dediğimiz şey aslında biraz uydurmaca değil mi? Uydurmaca? Uyduracağız da ne uyduracağız anneme? Anlar şimdi bizim o boklu derede yeniden yüzdüğümüzü. Çok sıcaktı hava çok, dayanılır mı bu havada, topun peşinde öylece koşturup terli terli durmak? Adam epeydir bu mahallede görünüyor, kahvehaneye takılıyor. Nefret ediyorum bu kahvehanenin pişpirikçi takımından. Adamın niyeti belli işte. Merhaba Neriman diyorum, abla çıkacaktı ağzımdan, zor tuttum kendimi. Gülümsedi, ağzında da o hep bildik çikleti.

Kategori: