UzunHikâye Öykü, inceleme, eleştiri



On İkiye Bir Var

05 May 2009
Barış Acar

Haldun Taner
"On İkiye Bir Var"

İndirmek için tıklayın:
Öykü forumdan kaldırılmıştır (Bkz: Forum İşleyişi).

Öyküyü netten okumak isteyenler için: Aktif link

Kategori:

Re: On İkiye Bir Var

Farkında olmadan saniyeleri vuran bir sarkaç gibi zamanı sayan kahramanımızın "vaktin kıymetini anlamak için vaktin nasıl da geçtiğinin bilincinde olmalıyım" takıntısı beni oldukça kaygılandırdı. "Zamanın kıymetini bilmeliyim" diye yapıp durduklarım da böylesine ironik mi diye düşünmeden edemedim.


Re: On İkiye Bir Var

""
Pandül : (Fr.) Sarkaç
Pat pat : Küçük balıkçı sandallarının motoru
Halaç : İran'ın güneydoğusundaki bir Türk topluluğu veya bu topluluktan olan kimse. (TDK Türkçe Sözlük)

Ayrıca ;
Maelzel : Metronomu bulan şahıs (İtü Sözlük - web)


Re: On İkiye Bir Var

H. Taner bu öyküsünde akıp giden zamana karşı insanın çaresizliğini anlatırken alaycı öğeleri başarıyla kullanmış. Bu felsefi konuyu somutlaştırarak saat tahmini konusunda takıntıları, psikolojik rahatsızlığı olan ve bunu kabullenebilmiş biri üzerinden anlatacaklarını o kadar eğlenceli aktarmış ki...Sonuda deli koltuğunda ya da kliniğin bir köşesinde doktorla olan konuşmasına değin "mizah"la dolu bir öykü olmuş.
Öykünün kişisi doktor koltuğunda bile o alaycı saptamalarını, bizleri güldüren durum tespitlerini sıralamış:

""
Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren
sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır.

""
Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen "sen tozutuyorsun
dostum" demiştir

""
Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle
bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya
başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı.

Kahramanımızın bu takıntısı bize o kadar sıcak ve gerçek geliyor ki yazarın dilinde "Ne zevkli" deyip iç geçiriyoruz zaman zaman. :
""
Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta
güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en
sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir
saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli
saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur.
Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza
sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya,
radyo İtri'den, Dede Efendi'den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir
evinde hisseder.

Kızıl Saçlı Amazon'da Barış Acar'ın da saptatdığı gibi devrin yazarlarını , şairlerini taşlamayı da çok seviyor yazarımız. Bu öyküde de Ziya Paşa'yı gözüne kestirmiş.
Zaman konusundaki çaresizliğimizi düşündürmek yanında kendince bir tavsiyeyle de anlamlı kılınıyor öykü...
""
Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.


Re: On İkiye Bir Var

Birbirinden bu kadar uzak iki yazarı kesiştirmek ne kadar mümkün bilmem ama Saramago'nun bir romanını anımsattı bana bu öykü. Daha doğrusu ilkin On İkiye Bir Var'ı okumuştum, yıllar önce. Saramago'nun yapıtıyla ise çok sonra karşılaştım. Ancak şimdi öyküyü yeniden okuyunca farkına vardım. Yitik Adanın Öyküsü romanında kimse fark etmemesine karşın yerin sarsıldığını duyan bir karakter vardı. Joaquim Sassa diye kalmış adı aklımda. Bakmalı bir.

Cihan, öykünün mizahi yönüne güzel değinmiş. Öyküyle ilgili ayrıntılı yorumlarımı daha sonraya saklıyorum.


Re: On İkiye Bir Var

Nazım Hikmet'in "Makinalaşmak İstiyorum" şiiri öykü için güzel ipuçları içeriyor:

""

Makinalaşmak istiyorum!

trrrrum
trrrrum
trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak
istiyorum!

Beynimden etimden iskeletimden
geliyor bu!
Her dinamoyu
altıma almak için
çıldırıyorum!

trrrrum
trrrrum
trrrrum!

Mutlak buna bir çare bulacağım
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

nazım hikmet


Re: On İkiye Bir Var

""
Birbirinden bu kadar uzak iki yazarı kesiştirmek ne kadar mümkün bilmem ama Saramago'nun bir romanını anımsattı bana bu öykü. Daha doğrusu ilkin On İkiye Bir Var'ı okumuştum, yıllar önce. Saramago'nun yapıtıyla ise çok sonra karşılaştım. Ancak şimdi öyküyü yeniden okuyunca farkına vardım. Yitik Adanın Öyküsü romanında kimse fark etmemesine karşın yerin sarsıldığını duyan bir karakter vardı. Joaquim Sassa diye kalmış adı aklımda. Bakmalı bir.

Pedro Orce imiş karakterin adı. Joaquim Sassa başka bir karaktermiş.


Re: On İkiye Bir Var

Barış'ın zamanı sayan bu kahramanımızla ile Yitik Adanın Öyküsü'ndeki yerin sarsıntıları duyan Pedro Orce arasında kurduğu benzerlik her iki karakterinde bir süre sönra ansızın bu özelliklerini kaybetmeleri noktasında da var. Her iki karakterde bu özelliklerini kaybetmelerini ölmekle özdeşleştiriyorlar.

Barış'ı bu iki karakteri birbirine benzeterek Saramago'nun bu güzel romanını hatırlamamı sağladığı için teşekkür ederim. Flowers


Re: On İkiye Bir Var

Bu öyküde yazar, bize söyleyecek söz bırakmamış gibi. Bütün yorumları yapmış. Karakter,saatleri insanalara benzetişini ve benzetmeleri çok yaratıcı ve güzel. Yazarın, hayatın çok içinde olduğu duygusunu gene yaşadım.


Re: On İkiye Bir Var

Öyküdeki Fütürizme yaklaşabileceğimiz öğeleri daha sonra ele alabiliriz. Bu konudan önce öykünün iki bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz.

İlk bölümde, karakterimiz -gözümden kaçmamışsa adına yer verilmiyor.- küçük yaşlarda birçok kişinin yaşadığı takıntılardan birine nasıl sahip olduğunu ve bunu nasıl yaşadığını okuyoruz. Birçok kişinin "tesadüf" sözcüğü ile geçiştirdiği bu hâl, karakterimizde zamanla varoluş sorunu diyebileceğimiz bir meseleye dönüşüyor. Ve bu meseleyi yazar öykü ilerledikçe incelikle açmaya başlıyor. Öncelikle bu alışılmadık durumun nasıl ortaya çıktığını öğreniriz:

""
İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zaptedip kendisine sindirmiş...

Yukarıda da değindiğim gibi bu durum -zamanı doğru bilmek- karakterimiz için yaşama dair bir anlama denk düşüyor: Zamana dokunabilmek. Yaşam bir makine gibi düşünülürse zaman, bu makinenin ruhunu oluşturuyor. Zamanın içinde hareket ediyor her bir şey. Zamana uyan varlıklar yaşıyor, ayak uyduramayanlar dışarıda kalıyor. Zaman hayatı işleten ana öğe.

""
Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım....

Bu sözlerle başlayan öykünün ikinci bölümü, felsefî bir zemin üzerinde ilerliyor. Artık karakterimizin yaşadıkları basit bir tahmin meselesinden uzaklaşarak yaşama anlam verme çabasına dönüşüyor. Özellikle şu tümcelerle başlayan bölüm beni çok etkiledi:

""
Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan...

Zaman denen baş belası kavram ne kadar güzel anlatılmış! Bu bölümü bir öyküyü okur gibi değil doğrudan H. Taner'le dertleşir, size içini döker gibi okuyorsunuz. Yazar, zamanın geçip gittikten sonra geride bıraktıklarını "kırışıklıklar, hastalıklar, saça düşen aklar" şeklinde ne kadar güzel somutlamış. Daha da önemlisi zamana soyut bir dünyada da olsa dokunabilmeyi başaran bir karakter var.

İnsanların "çok mutlu oldukları anlar" ya da "hüzüne boğuldukları vakitler" zaman denen mefhuma en çok yaklaştıkları anlardandır. Yaşamın sıradan akışı içinden sıyrılıp bir yerlere dokunduğunuzu hissedersiniz böyle anlarda. Yazar, bunun öyküsünü yazmış kanımca. Ve son sözleri de bu hissi artık yakalayamadığından olsa gerek manevi bir ölüme denk düşüyor.


Re: On İkiye Bir Var

Abdullah dedi ki:
Zaman denen baş belası kavram ne kadar güzel anlatılmış! Bu bölümü bir öyküyü okur gibi değil doğrudan H. Taner'le dertleşir, size içini döker gibi okuyorsunuz. Yazar, zamanın geçip gittikten sonra geride bıraktıklarını "kırışıklılar, hastalıklar, saça düşen aklar" şeklinde ne kadar güzel somutlamış. Daha da önemlisi zamana soyut bir dünyada da olsa dokunabilmeyi başaran bir karakter var. İnsanların "çok mutlu oldukaları anlar" ya da "hüzüne boğuldukları vakitler" zaman denen mefhuma en çok yaklaştıkları anlardandır. Yaşam sıradan akışı içinden sıyrılıp bir yerlere dokunduğunuzu hissedersiniz böyle anlarda. Yazar, bunun öyküsünü yazmış kanımca. Ve son sözleri de bu hissi artık yakalayamadığından olsa gerek manevi bir ölüme denk düşüyor.

Ne güzel söylemişsin Abdullah.

Haldun Taner'in pek çok öyküsünde benim de yakından hissettiğim bir duygu bu: Yazarla söyleşmek, dertleşmek, kahvede karşısına oturup onun hikâyesini dinlemek.

Öte yandan "zaman" kavramı üzerinde pek çok yönden durulabilir bu öyküde. Sistemleştirilmiş bir yaşantının hesaplama aracı olan zamanla duygusal/ duyusal yaşantımızın ölçeği olacak zaman bu karşıtlıklardan en önemlisi.

Öykünün sonunda anlatıcının öldüğüne ikna olması bu diyalektikte şimdlik kimin galip göründüğünü iyi özetliyor.


Re: On İkiye Bir Var

Öykü, beni öyle bir çarptı ki çağrıştırdıklarını yazmakta zorlandım. Üst üste birçok şey yığıldı içime, ben de doğaçlama bir şeyler yazdım. Öykünün konuşulacak çok yönü var. Hangi birine el atsanız diğeri eksik kalıyor.


Re: On İkiye Bir Var

Şu şiirle öykü arasında akrabalık olduğunu düşünüyorum:

""
Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında,
Bir garip rüya rengiyle
Uyumuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sukutu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
Içim muradıma ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;

Koku bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim

AHMET HAMDİ TANPINAR


Re: On İkiye Bir Var

Abdullah'ın sözü Tanpınar'a getirmesi çok güzel oldu. Keza Taner'in öyküde işlediği zaman kavramı, 1950-60'lar boyunca Türk felsefesini epeyce uğraştırmış, dolayısıyla da edebiyatı da yakından ilgilendirmiş Bergson felsefesi ile yakından ilişkili.

""
Bergson felsefesinde temel sorun “zaman” kavramıdır. Zaman genellikle ölçülen ya da ölçülebilen süre, uzaysal boyutları olmayan sürem demektir ve olayların birbirini izlediği sonsuz bir ortam olarak düşünülen soyut, temel bir kavramdır. Ona göre eski felsefenin anladığı bu türde bir zaman, bilimin ölçülebilen bir uzayı (mekân) olarak nitelediği olgudur. Oysa böyle bir görüş zaman kavramının içerdiği sorunu çözmeye yetmez. Örneğin Kant’ta “zaman”, bütün sezgiler için temel işlevi gören zorunlu bir tasarımdır. Genel olarak fenomenlerden (görüngülerden) zamanı dışlamak olanaksızdır, ama zaman içinde görüngüleri pekalâ soyutlayabiliriz.Demek oluyor ki zaman apriori olarak vardır; görüngüler ancak mekân içinde gerçeklik kazanırlar. Tüm görüngüler ortadan kalkabilir ama zamanın kendisi, görüngülerin genel olarak koşulu olmak bakımından, asla ortadan kaldırılamaz. Kant’ a göre, mekân ve zaman deneyin iki ayrı türüne aittirler. Mekân yalnızca dışduyuyu (sinnlichkeit) etkileyen şeyi verdiği için, Kant’ta zaman, mekâna oranla bir ayrıcalığa sahiptir. Bu yüzden zaman, genel olarak bütün görüngülerin apriori biçimsel koşuludur. Kant, zamanı, katışıksız sezgi olarak, içduyu verilerine özgü hale getirmekle, gerçekte zamanın hakiki sezgi kipi olarak gelişebileceği alanı genişletmiş oldu (Kant, Kritik der reinen Vernunft, I, I). Demek ki Newton’un saltık zaman ve uzayın metafizik biçimler olduğu görüşünden etkilenen Kant’a göre zaman bir kavram değil, görünün (anschauung) apriori biçimidir. Olgular ancak bu apriori biçim içinde gerçeklik kazanırlar. Bir başka deyişle görünün apriori biçimi anlamında zaman, olguların olanaklılığının koşuludur.

Bergson’a göre zaman ise, insan bilincinin bir oluşumu ve yaratıcı gelişimidir. Bu nedenle insan bilincinin dışında değil, gelişim süreci içindedir. İnsan bilinci ise belleğin oluşturduğu ayrı bir varlıktır. Belleğin kökeni de geçmişin şimdiki sürede uzamasıdır. Bellek bu özelliği yüzünden, durağan değildir; geçmişten bugüne doğru uzayan kesintisiz bir akıştır. Nitekim insanın bilinçli varlığının özünü, geçmişin şimdiki sürede uzaması demek olan bellek kurar, geçmişin geriye dönmesi söz konusu değildir. Zaten deney de bunu doğrudan doğruya göstermektedir. Bergson’da zaman, hakiki ve psikolojik zaman ile matematiksel zaman olmak üzere ikiye ayrılır; matematiksel zamanın çevirimi uzayda, hakiki ve psikolojik zamanın çevirimi ise bilinçte gerçekleşir.

Daha fazlası için bkz.: Kaynak

Bergsoncu "zaman" kavramını değerlendirebilmek için ayrıca bkz.:
Heidegger`in Bergson Zaman Öğretisi`ne Getirdiği Tenkitler

Tanpınar'ın ünlü şiirinin, özellikle de şu dizelerle;

""
Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında,

Bergson'dan etkilenmişliği sanırım açık. Bu konuda Hilmi Yavuz şöyle diyor:

""
Bu dizeler, Dr. Ziya Somar’ın, 1939’da yayımlanan ‘Bergson, Hayatı, Felsefesi, İlk Eserleri’ adlı kitabına, Bergson’un Bilincin Dolaysız Verileri’nden çevirerek aktardığı, ‘Durée’ kavramına ilişkin şu bölümle örtüşür:

‘Hakiki Durée, her türlü mekan münasebetinden azade, sırf ‘Ben’in kendi kendisini yaşamaya bıraktığı zamanlar, Ben’in geçmişle gelecek arasında hiçbir ayrılık açmaksızın olduğu gibi Zaman’ın bütünlüğü içinde parçalanmaz bir akışla (vurgu benim, H.Y.) aktığı anlardaki o Durée’dir.’

Yazının tamamı için: Kaynak


Re: On İkiye Bir Var

""
Bergson’a göre zaman ise, insan bilincinin bir oluşumu ve yaratıcı gelişimidir. Bu nedenle insan bilincinin dışında değil, gelişim süreci içindedir. İnsan bilinci ise belleğin oluşturduğu ayrı bir varlıktır. Belleğin kökeni de geçmişin şimdiki sürede uzamasıdır. Bellek bu özelliği yüzünden, durağan değildir; geçmişten bugüne doğru uzayan kesintisiz bir akıştır. Nitekim insanın bilinçli varlığının özünü, geçmişin şimdiki sürede uzaması demek olan bellek kurar, geçmişin geriye dönmesi söz konusu değildir. Zaten deney de bunu doğrudan doğruya göstermektedir. Bergson’da zaman, hakiki ve psikolojik zaman ile matematiksel zaman olmak üzere ikiye ayrılır; matematiksel zamanın çevirimi uzayda, hakiki ve psikolojik zamanın çevirimi ise bilinçte gerçekleşir.

Bu paragraf, öykünün birçok yönüyle örtüşmekte. Öyküdeki karakterin, "pandüllerle, saatin tik taklarıyla" anlatmaya çalıştığı şeyi Bergson, "geçmişten bugüne doğru uzayan kesintisiz bir akış" ifadesi ile açıklıyor.


Re: On İkiye Bir Var

Öykü kahramanızın zamanla kurduğu ilişki özellikle kendini odaya kapatarak geçen her anı saymaya dönüştüğünde hastalıklı bir hal alıyor. Hani neredeyse düşünen konuşan ayaklı bir saate dönüşmüş olsa bu halinden daha iyi olacaktı diyeceğim.

Dışarıda gürül gürül akan hayatı bir ucundan tutarak zamanı anlamlandırmak varken bir odadaya kapanıp dakikaları saymak zamanın insanın yaşamın dışına atmak için kurduğu bir tuzak gibi.


Re: On İkiye Bir Var

Aklıma bir söz geldi, denir ki;

""
Zaman öyle bir kumarbazdır ki tüm elleri hile yapmadan kazanır"


Re: On İkiye Bir Var

Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" de yanlış hatırlamıyorsam zamanı konu ediniyor, yalnızca arka kapağını mı, yoksa hakkında yazılanları mı okumuştum, hatırlamıyorum.


Re: On İkiye Bir Var

nurten aksakal dedi ki:

Dışarıda gürül gürül akan hayatı bir ucundan tutarak zamanı anlamlandırmak varken bir odadaya kapanıp dakikaları saymak zamanın insanın yaşamın dışına atmak için kurduğu bir tuzak gibi.

Evet, değil mi? Zamanın amaca dönüşmesi gibi gerip bir duygu uyandırıyor, böyle olunca zaman için yeniden kaygılanıyorsun.


Re: On İkiye Bir Var

""
Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" de yanlış hatırlamıyorsam zamanı konu ediniyor, yalnızca arka kapağını mı, yoksa hakkında yazılanları mı okumuştum, hatırlamıyorum.

Tanpınar, "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nde zamanı, sembolik olarak kullanıyor. Romandaki zaman sorunsalı bizim Doğu toplumu olarak Batı'ya geç kalışımızı, sıkışmışlığımızı simgeliyor.

Romanı okuyalı çok oldu; tekrar okumak, gözden geçirmek gerekiyor.


Re: On İkiye Bir Var

Zaman meselesi çetrefilli ve birçok kişiyi uğraştırmış meselelerden biri. Bugün aklıma David Fincher'ın daha iyisini çekebilirdi diye düşündüğüm The Curious Case of Benjamin Button adlı filmi geldi. Filmde yönetmen, zamanı daha iyi yakalayabilmek, dışına çıkarak daha iyi gözlemleyebilmek için tersinden düşünmeye çalışmış. Böylelikle onu bir nesneye dönüştürerek sizi bu kavrama daha da yakınlaştırıyor.


Re: On İkiye Bir Var

Zaman konusundaki çetrefillik noktasında haklısın. Ben de bu başlık altında Yılmaz Öner'in Zaman; Nasıl İçimizde Niçin Dışımızda kitabından söz açayım diyorum; ama nereden bağlayayım, nasıl toparlayayım bilemiyorum.


Re: On İkiye Bir Var

Konu gitgide açılıp derinleşiyor ve dallanıp budaklandıkça söze nereden başlanacağı da ayrı bir meseleye dönüşüyor.

Herkes gibi benim zihnimi de meşgul eden meselelerden olan "zaman" hakkında ufak girizgâhlarla başlayarak etraflı bir çalışma yapabiliriz. Sonuçta sadece Taner'in öykülerinde teşhis edebileceğimiz bir kavram değil, zaman. Okuyacağımız birçok yazarda bu temaya değineceğiz.


Re: On İkiye Bir Var

"Varlık ve Zaman Bağlamında İki Hikayenin Mukayesesi" adlı makale, öyküdeki birçok noktayı aydınlatıyor; unutanlar için : burada


Re: On İkiye Bir Var

O zaman Yılmaz Öner'in kitabının giriş kısmından kısa bir bölümü buraya aktarayım. İlgi duyulursa üzerine daha çok çalışılabilir.

""
I) "Saati fırlatıp attığımızda bizde kalan şey Zaman'dır" diyor ya da "Saati olmayan birinin vakti boldur" diyor başıboş gezen Şair ruhlu kişiler.

Zamanın akışını yıldızların hareketinden bağımsız olarak ölçebi-len Su saati ve Kum saati gibi aletler vardı eskiden. Bunların içindeki akışkan madde, yani Su ya da Kum tükenince insanın bunları yeniden harekete geçirmesi gerekiyordu! Oysa Fizikçi açısından saatin böyle dıştan bir müdahaleyle çalıştırılmasına gerek olmaması lazımdı. Çünkü Saat (kısacası Zaman-Ölçer) denince akla gelen şey kendiliğinden çalışan bir şeydir, kısacası SAAT, doğadaki olayların yapı-sına dayalı olarak, işin içine insan karışmadan, şu veya bu şekilde [yani Astrofizikte yıldızların hareketine göre, Mikrofizikte quanta-kuramsal enerji-üretme ilişkilerine göre] KENDİLİĞİNDEN çalışmalıdır.

Peki, insanın fizyolojik yapısında böyle, yani fizyolojik bir saat yok mudur? İnsan gibi çok gelişmiş bir canlıda, evrim sonucu ortaya çıkan titreşim veya ritim mekanizmasının periyodu 25 saat iken, ast-ronomik günün periyodu 24 saattir. Aschoff, Halberg, Bethold, Gvvinner vb. gibi modern araştırıcılar insandaki bu "25 saatlik güncel periyod"a SİRKADİAN (yaklaşık gün olarak saat) adını takıyorlar. Bu fizyolojik saattir.

Öyle ya, Gallilei fizyolojik bir saatten yararlanmadı mı? Küçük süreleri ölçmek için o Nabız atışlarından yararlanıyordu. Örneğin Ernst Mach şöyle diyordu: "Organizmada süreleri farklı olan bir sürü periyodik olay var. Dikkat etsek zamanı ölçmek için bunlardan hep yararlanabiliriz."

II) Peki, Zaman Nedir ki onunla böyle uğraşıyor, onu ölçmek için çeşitli yöntemler saptamaya çalışıyoruz? Zamanın NE OLDUĞU sorusu genelde metafiziksel, özelde maddeden uzak değerlendirmelere yol açıyor. O nedenle daha SOMUT düzlemde hareket edersek şöyle sormamız gerekiyor:

(a) YA Aristoteles'ten başlayarak "BİLİNÇ OLMASA ZAMAN OLUR MUYDU?" sorusundan yola çıkıp Ernst Pöppel'in sorgulama tarzına yaklaşmamız gerekiyor, yani NASIL OLUP DA ZAMAN KAVRAMINA ULAŞIYORUM, Zamanı algılamayı nasıl öğreniyo-rum Ya da ZAMAN BANA NASIL ULAŞIYOR gibi sorulara yönel-memiz lâzım. Burada elbette insanın evrim boyunca çevreye uyum sağlaması, gelişmesi önemli rol oynuyor.

(b) YA DA, Fizikçilerin yaptığı gibi, yine Zamanın Ne olduğu şeklindeki metafiziksel içerikli soyut bir soruyu bırakıp daha SOMUT olarak şu soruyu sormak gerekiyor:

ZAMAN NASIL ÖLÇÜLEBİLİR?

III) Kısacası Fizikçi için anlamlı ve önemli olan şey, ZAMANIN NE OLDUĞU, kısaca Zamanın niteliğinin ne olduğu DEĞİL, tam
tersine ZAMANIN NİCELİĞİNİN NE VEYA NE KADAR OLDUĞU, yani ZAMANIN NASIL ÖLÇÜLDÜĞÜDÜR!

ÖNER, Yılmaz. Zaman; Nasıl İçimizde Niçin Dışımızda, İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 1994: 5-6.

Felsefe Ekibi'nin Doğan Özlem'in Günümüzde Felsefe Disiplinleri'nden Alwin Diemer'den alıntıladığı şu yazıyı okumakta fayda var: Zaman


Re: On İkiye Bir Var

Zaman başlıklı yazıyı okudum ne varki tam olarak anlayamadım. Yukarıdaki yazı çok ilginç geldi bana. Örneğin, nabız atışlarımızı sayarak zamana dair bir hesaplama yabileceğimiz söyleniyor. Zamanın ne olduğu sorusu değil, zamanın nasıl ölçüldüğü sorusunu önemsenmiş. Beli çok dar bir kum saati ile biraz daha geniş kum saati kumu aşağı akıtırken farklılık gösterir ama aynı biyolojik, fizyolojik vs. özelliklere sahip iki insanın aynı anda nefessiz kaldığında vücutlarının aynı anda aynı tepkiyi vereceğini düşündüm. Zamanın varlığı eskiten bir şey olduğunu düşündüm ve de zamanı eskimişlikle ölçebileceğimizi düşündüm.


Re: On İkiye Bir Var

""
"Varlık ve Zaman Bağlamında İki Hikayenin Mukayesesi" adlı makale, öyküdeki birçok noktayı aydınlatıyor; unutanlar için : burada

Cihan, bu metni hatırlatman iyi oldu. Çıktısını aldım, en kısa zamanda okuyacağım.


Re: On İkiye Bir Var

Ahmet Faruk Güler "Varlık ve Zaman Bağlamında İki Hikayenin Mukayesesi" adlı makalesinde, öyküde sık sık karşılaştığımız saat kavramının, "zaman"ın yanı sıra Batı medeniyetinin düzen fikirini de temsil ettiğini şu sözlerle belirtiyor:

""
Batının bu düzen fikri müziğinden bilime, sanata kadar onun her sahasına hâkimdir. Çünkü tüm yaşam felsefelerinin temelinde aklın yol gösterciliği vardır ve her şey bir düzen etrafında şekillenmektedir.


Re: On İkiye Bir Var

Yılmaz Öner'in Zaman; Nasıl İçimizde Niçin Dışımızda adlı kitabından yapılan alıntı "ikizler paradoksu" olarak bilinen bir kuramsal deneyi hatırlattı. Bu deneye göre ikiz kardeşlerden biri uzaya gönderilir ve dünyaya tekrar döndüğünde dünyada kalan kardeşinin yaşlandığını görür. Oysaki kendisi için sadece bir kaç yıl geçmiştir.

Bu durumda zaman kavramı ister fiziksel bir yaklaşımla ya da matematiksel bir hesaplamayla da irdelense oldukça farklı değişkenlerin bileşimi olarak algıladığımız bir gerçekliğe dönüşüyor.

İkizler paradoksu için daha fazla bilgi için;link